Niyazi Kızılyürek ve “Milliyetçilik Kıskacında Kıbrıs”
17 Ağu 2011 Yorum yapın
Bir süredir Niyazi Kızılyürek okumalarına ağırlık vermek istiyordum. Benim için hassas, incelikli bir konuydu Niyazi Kızılyürek’in işlediği, bu sebeple sürekli erteleyip durdum. Kitabın adı “Milliyetçilik Kıskacında Kıbrıs” ve ilk sayfasından itibaren vurulduğum tartışma götürmez bir gerçek. Kitabı tamamen bitirince tuttuğum notlarla ve fikir akışına göre eklemek istediğim yorumları ayrıca yazacağım ama, önsöz ve giriş mahiyetindeki kısa denebilecek birkaç sayfayı ayrıca yazıya dökmek istedim. Hem kitabı okumaya niyetli kişiler açısından güzel bir özet niteliğine sahip hem de konuya ilgi duyan birini okumaya teşvik edip ilgisini çekebilecek “derdini anlatmayı bilen” bir giriş.
“Dünyaya geldiğim 1959 yılı, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin doğum yılına rastlar. Doğduğum köy, Bodamya köyü, yüzyıllar boyunca Müslüman ve Hıristiyan Kıbrıslıların birlikte yaşadığı köylerden biriydi. Büyük çoğunluğu köydeki çiftliklerde çalışan köylüler, 20. yüzyılın ortalarına kadar milliyetçilik olgusundan uzak, geleneksel değerlere bağlı bir yaşam sürdürüyorlardı. Nerdeyse herkesin Türkçe ve “Rumca” olmak üzere iki dilli olduğu Bodamya köyünde, Türk ve Helen sözcükleri yakın geçmişse kadar kullanılmıyor, kullanıldığı zaman da siyasi bir anlam içermiyordu. Köylüler, Hıristiyan ve Osmanlı/Müslüman olarak birbirlerinden ayrılıyorlar, yan yana bulunan camii ve kilisede ayrı ayrı ibadet ediyorlardı ama din, hiçbir zaman gerilim yaratan bir olgu olmamıştı. Tam tersine, birbirlerinin dini bayramlarına, saygı duymanın da ötesinde, dayanışmacı bir anlayışla katılıyorlardı. Örneğin, Hıristiyanlar kendi bayramlarını kutladıkları zamanlarda Müslümanlar, Hıristiyanların da işlerini üstlenerek onlara bayramlarını rahatça kutlama olanağı sunuyorlardı. Kuşkusuz, Hıristiyanlar da Müslümanlar için aynı şeyi yapıyordu. Bu dayanışma sadece bayramlarda değil, durum ne zaman gerektiriyorsa tekrarlanıyordu. Hastalık veya kasabaya inmek gibi bir durum söz konusu olduğunda, komşular birbirini destekliyor, örneğin sürülerini birbirlerininkine katarak hayatı kolaylaştırıyorlardı. Köylüler, doğumda, düğünde ve ölümde de birlikte oluyorlardı. Bu milliyetçilik öncesi dünyada aslolan hayatla başetmekti.
Köylülerin yaşamının tam tersine, şehirliler çoktan moderniteyle tanışmış, hayatla başetmenin ötesinde, başka başka “yüksek anlamlar” keşfetmişlerdi. Şehirlerde yaygınlaşan okul eğitimi, dil, din gibi unsurları yeniden anlamlandırıyor ve bunları “ulus”un hizmetine sunuyordu. Köylerdeki premodern “doğal durum”un tersine, şehirlerde “tarihsel durum” ön plana çıkmaya başlamıştı. Ve zaman, milliyetçilik zamanıydı. Başta aydınlar olmak üzere, dönemin “muallimleri” durumsallıktan siyasi “mukadderat” üretiyor, dil ve din gibi kavramlara “ulusal öz” dolayısıyla “ulusal gelecek” gibi “derin anlamlar” yüklüyorlardı. Moderniteyle gelen milliyetçilik, Hıristiyan ve Müslümanları, Helenler ve Türkler olarak siyasi özneye dönüştürüyordu. Artık yeni bir “biz” ve “onlar” ayırımı vardı. Önceleri şehirlerde ortaya çıkan bu ayırım, giderek, yine modernitenin açtığı yollardan köylere kadar uzanacaktı. Yeni yeni çizilmeye başlanan modern “zihinsel sınırlar”, giderek toplumsal alanları yeniden düzenleyecekti. Kilise ve camiler, dinsel ibadetin ötesine geçerek, “siyasi ibadet” mekânlarına dönüşecek, köy meydanlarında kahvehaneler, etnik kökene göre, yan yana yer almaya başlayacaktı. Arif Hasan Tahsin’in söylediği gibi, “köyden çıktıkça insanlar, Lefkoşa’da başlayan Türklük-Rumluk tartışmalarıyla yüzleşecekler ve bir başka dövüşeceklerdi artık. (…) İçki masalarında daha az buluşacaklar, birbirlerine daha az gideceklerdi. Ve birbirleriyle dalaştılar mıydı, civar köyler koşacaklardı taraf olanların yanına. (…) Götürüldükleri yere böyle götürüleceklerdi hızla.”
Bodamya köyünün ve köylülerin kaderi pek farklı olmadı. Giderek okuma-yazma öğrendiler, gazete okumaya, radyo dinlemeye başladılar. Modernitenin nimetleriyle “ulusun muallimleri” köye ulaştıkça, “doğal cemaat” yerini “muhayyel cemaat”e bırakmaya başladı. Direnmeyi biraz denemişlerse de, sonunda “taraf” oldular ve köylerini EOKA ve TMT’den korumak için kurdukları “ortak komiteler”i dağıtarak kendilerini EOKA ve TMT üyesi olarak buldular.
Kıbrıs Cumhuriyeti, böyle bir ortamda kurulmuştu. Ancak, “yurttaşsız cumhuriyet”, kısa süre sonra başlayan etnik gruplar arası çatışmalarla sarsılmaya başlamıştı. Sonunda, ailemle birlikte, 1964 yılında göç etmek zorunda kaldık. Yıllar boyunca birlikte yaşayan köylüler şimdi birbirini koruyamıyor ve en ufak bir dayanışma örneği bile sergileyemiyorlardı. Çünkü milliyetçilik, merhamet duygusunu tahrip etmişti. Daha doğrusu, merhamet duygusunu “millileştirmişti”. “Rumlardan korunmak üzere” göç ettiğimiz Türk köyü Luricina, pek çok açıdan ilginç bir köydü. Son derece milliyetçi olduğu söylenen bu köyde insanlar Türkçe değil, “Rumca” konuşuyorlardı. Önceleri Rum/Türk karışık olan bu köyden Rumlar ya ayrılmış ya da kovulmuşlardı, ama dilleri kalmıştı. Hatta 1930′lu yıllarda köy papazını katlettikleri için idam cezasına çarptırılan Türkler, infaz esnasında Rumca olarak Meryem Ana’yı “yardıma çağırmışlardı”. İngiliz Vali, bu durumu kayıtlara düşerken şaşkınlığını gizleyememişti. Aynı köyden insanlar, 1965 yılında resmi türk tezi olan “Taksim”e karşı mücadele eden ünlü solcu Derviş Ali Kavazoğlu’nu katlederek “milliyetçiliklerini” bir kez daha kanıtlaşmışlardı ama, nedense bu köyde Türkçe konuşulmuyordu. Bu yüzden, 1960′lı yıllarda kurulan “Mücahit Ordusu”nu eğitmek üzere Türkiye’den gelen komutanın yaptığı ilk iş “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası başlatmak olmuştu. Hatta kahvehanelere asılan ilanlarda, konuşulan her Rumca kelime karşılığında para cezası ödeneceği yazılı olduğundan, kalabalık köy meydanı, zaman zaman sessizliğe gömülüyordu. Benim kuşağım kapalı Türk gettolarında, “bin gâvur kellesi de kessem, bu kin benden vallahi de gidemez” şiirleriyle büyürken, gettoların dışında, süratle kalkınan, Ada’nın gerçek sahipleri onlarmış gibi davrananan Kıbrıslı Rumlar, kendi yaşamlarına devam ediyorlardı. Kıbrıslı Türklerin durumuyla ilgili en küçük bir kaygı taşımadıkları gibi, yıllar sonra yaptığım çeşitli söyleşilerde, böyle bir şeyin hafızalarında da olmadığını anlayacaktım.
1974 yılında “her şey” değişti. Makarios’a karşı girişilen darbe sonrasında Türkiye Ada’ya askeri müdahale düzenleyerek Kıbrıs’ı coğrafi olarak güney ve kuzeye böldü. Ada’nın dört bir tarafına dağılmış halde yaşayan Kıbrıslı Türkler, bayram havası içinde Kıbrıs’ın kuzeyine toplandılar. Kıbrıslı Rumlardan geride kalan mülkü “ganimet” bilerek “ulusal zafer” sarhoşluğuyla “yağmalarken”, Kıbrıslı Türklerin sergilediği duyarsızlık, daha önce Kıbrıslı Rum “hemşehriler”in gösterdiği duyarsızlıktan hiç de farklı değildi. Milliyetçiliğin, hiçbir etik kural tanımadığını, galiba, o zaman anladım. Milliyetçiliğin aklı, sana yapılmasından hoşlanmadığın her şeyi başkasına yapmayı haklı çıkaran “aklamacı” bir akıldı. Kısır bir döngü içine yuvarlanan Kıbrıs’ta, kendi haklılığından hiç şüphe duymayan iki milliyetçi toplum oluşmuştu. Birbirlerini “aynı günahı” işlemekle itham eden, seçici hafızalarla donatılmış, kendilerine yapılanları “unutmamak”ta direnen ama, kendi yaptıklarını hiç “hatırlamayan” iki toplum…
Kıbrıs Üniversitesi’nde (Güney Kıbrıs) öğretim üyesi olarak çalışmaya başladıktan sonra milliyetçilerin birbirlerine ne çok benzediklerini yaşayarak görme fırsatına kavuştum. Aynı savunmacı tutumlar, aynı önyargılar ve en önemlisi kendisiyle yüzleşmekten çekinen ve bunun için her türlü komplo teorisini uyduran milliyetçi aydınlar. Aynı olduklarını, bir tek kendileri bilmiyorlardı. İnsanların birşeylerin farkına varmasından korkan politikacılar ve kurdukları propaganda sistemleriyle “sınır”ın iki yanında da benzer şeyler söyleyen aydınlar, sürüp giden karşılıklı suçlamalar ve “siz” “biz” kavgaları, bireyleri adeta “çatışan kabileler” dünyasında “kabileler”den birini seçmeye mahkûm ediyordu. Böyle bir tercihte bulunmayı reddedenler, benzer histerik tepkilerle karşılaşıyorlardı. İki toplumu birbirinden ayıran çizginin etrafında oluşan “Ara Bölge”, daha uygun bir ifade ile “No mans land”, eleştirel düşünceye açık Kıbrıslıların adeta “sürgün” edildikleri bir “alan”a dönüştü. Milliyetçiliğin “aklamacı” aklını sorgulayan eleştirel düşünce, toplum dışına sürülüyor ve “sınır boyları”na kovalanıyordu. Ya o yana, ya bu yana…
Bu kitap, böyle koşullar altında hazırlandı. Milliyetçiliğin aklamacı aklı ile seçici hafızasını her gün yeniden yaşamak zorunda kalan birisi olarak, tarihsel ve coğrafi nedenlerle karşı karşıya gelen ama birbirleriyle “karşılaştırılmak”, yani yüzleşmek istemeyen ve “öteki”ni lanetleyerek verili iktidar yapılarını yeniden üreten milliyetçi özneleri aynı kitapta buluşturmaya karar verdim.
Somut tarihsel ve siyasal koşulların ürünü olan ulus ve ulusçuluk olgusunu daha iyi anlamak için, Hans Kohn’un dediği gibi, yeryüzünün çeşitli yerlerinde farklı şekillerde oluşan milliyetçilikleri karşılaştırarak incelemekte fayda vardır. Çünkü, ancak o zaman aralarındaki benzerlik ve farklılıkları daha iyi kavrayabiliriz. Kuşkusuz bu, bir milliyetçiliğin kendi başına incelenemeyeceği anlamına gelmez. Ancak bir milliyetçiliği incelerken, başka milliyetçiliklere bakmanın gerekliliği ortadadır. Söz konusu Kıbrıs Rum ve Türk toplumlarında milliyetçilik olgusu olunca, Kohn’un değerlendirmesi bir o kadar daha geçerlilik kazanıyor.
Helen ve Türk milliyetçiliklerinin “çocuğu” olarak dünyaya gelen Kıbrıs’ta milliyetçilik olgusunu incelemek, doğal olarak, Türk ve Helen milliyetçiliklerini de ele almayı gerekli kılıyor. Bu, sadece Kıbrıs’ta milliyetçiliğin ve Türk ve Helen milliyetçiliklerinin gölgesinde yetişmesinden değil, aynı zamanda Lozan’dan sonra Türk-Yunan barışını ortadan kaldıran Kıbrıs ülkesine, Türk ve Helen milliyetçiliklerinin “en bağnaz” boyutlarının yansımış olmasıyla da ilgilidir. Sonuç olarak, Kıbrıs’ta milliyetçiliğe bakmak, Kıbrıslılar kadar, Türk ve Yunan toplumlarının da kendilerine “ayna tutması”nı içeriyor. Bu yüzden kitap, tarihsel oluşum sırasına göre, Helen ve Türk milliyetçiliklerini Kıbrıs’tan bağımsız olarak ele alıyor.
Kitabın son bölümünde, Kıbrıs’ta olası bir siyasi birliğin tarihsel, siyasi ve hukuksal temelleri inceleniyor. Doğrusu, Milliyetçilik Kıskacında Kıbrıs’ı yazarken, milliyetçiliğin de kıskaç içine girdiği sonucuna vardım ve kitabın son bölümünü buna ayırdım. Bu bakımdan, bir anlamda kitabın “gizli” adı, “Kıskaç İçinde Milliyetçilik”tir diyebiliriz.”
Önemli olan sadece “işlevi” mi?
22 May 2011 Yorum yapın
Etyen Mahçupyan, Zaman gazetesinde 19/05/11 tarihinde Karşılaşmalar başlıklı bir yazı yazdı. Genel olarak Türkiye Cumhuriyet rejiminin toplumun belirli kesimlerine ilişkin politikasından ve bahsettiği kesimlerin bu politikaların uygulanışına karşı ayrı ayrı verdikleri tepkiyi kaleme döktü. Sonrasında ise bu kesimlerden sadece biri olan “laik kesimin” tutumundan ve ÖSYM krizi ile İnternet sansürüne verdikleri tepkiden bahsetti;
“Laik kesim ise, içinde olduğumuz konjonktürde bir tür ‘saldırı’ hareketlenmesi yaşıyor. Hedef İslami kesimin cemaatçiliği aşamayacağının, kategorik olarak kendi tıkanık normlarına mahkûm olduklarının bütün dünyaya kanıtlanması. Sürekli olarak bu durumu gösteren deliller aranıyor ve bunların sergilenmesinin ‘siyaset’ olduğu sanılıyor. ÖSYM şifresi türünden ‘krizlerin’ işlevi bu… Bugünlerde popülerleşen internet sansürü tartışması da böyle… “
Etyen Mahçupyan’ın sözü geçen yazıda aktardığı düşünce akışını belirgin bir kesime indirgemesi ne kadar doğru tartışılır. Bahsi geçen İslami kesimin son dönemlerde kendi içinde gerçekleştirdiği ve gerçekleştiriyor olduğu dönüşümün, Türkiye’nin son yıllarına bakıldığında ne kadar geniş çaplı olduğu zaten görülebiliyor. İnternetin son yıllarda günlük hayatımızda katettiği yolun ve gelişimi neticesiyle yapılmakta belli ki “yarar” görülen `düzenlemelerin` sorumluluğunun sadece AKP’ye veyahut muhafazakar kesime indirgenemeyeceği, katî şekilde bir kesimin omuzlarına yüklenemeyeceği açık. Bir an için de olsa, AKP’nin yerinde iktidarda olabilecek mevcut düzen ve olasılık dahilinde herhangi başka bir parti de olsa, bu “düzenlemeler” neticesinde varılan noktanın ve toplum üzerindeki etkisinin farklı olacağını düşünmek naif olur. Aslında bu bile sansüre yönelik tepki veren topluluğa dair bize bir şey anlatabilecekken, yine de bahsi geçen yazıda bu tepkinin tamamen “laik” kesime özgü olarak nitelendirilmesi gereksizdir. Tamamıyle sivil bir hareketten oluşan gösterilere katılan pek çok bireyin yanında, her şeye rağmen CHP de eyleme destek vererek (seçim politikasının bir getirisi olma olasılığı yüksek olsa dahi) tavrını belli etti. Dolayısıyla AKP, CHP ve MHP’nin ortak olarak 5651 sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayın Düzenlenmesi Ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun”uyla ilgili yaptıkları düzenleyici nitelikle her eyleme dair bu partiler de olumlu/olumsuz bir tavır ortaya koymuş oldular.
Tüm bunlar bir yana toplumun demokratik haklarına daha sıkı sarıldığı ve kendisi adına yapılacak olan uygulamalara itiraz ediyor, yine haklarını arıyor olduğu bu süreçte, her tepki gösterilen konunun altında belirgin bir art niyet aramanın da doğru olduğunu düşünmüyorum. Kişisel hakların ve bireylerin seçim özgürlüğünün olduğu, zaten her bireyin kendi seçimine hür iradesi ile varmaya vakıf olduğu bu noktada, toplum içerisindeki her kıpırdanmayı bariz bir analojiye dayandırmak doğru olmaz. Mezkur kurumların veyahut devletin hantal yapısına dahil her makamın icra eylediği kararları ve sonuçlarını, toplumun, toplumun içindeki belirli bir gruba aidiyet bağı olan ayrı ayrı kesimlerin veya zihnen farkli ideolojilere mensup her bireyin tartışması ve hatta özgür iradeleri neticesinde itiraz etmesi demokrasinin varoluş biçimine uygun olup, demokratik bir toplumun dinamikleri açısından oldukça geliştirici ve zenginleştiricidir.
Diğer taraftan, ÖSYM krizi ve internet sansürü tartışmasının `işlevinin` de Etyen Mahçupyan’ın kelimeleriyle `islami kesimin cemaatçiliğini aşamayacağının, kategorik olarak kendi tıkanık normlarına mahkum olduklarının` bir yansıması olduğunu düşünmüyorum. Bu tür krizler ve tartışmalar, devlete ve bürokrasinin her icraya yönelik hareketine karşı toplumun duyduğu derin güvensizlikten de kaynaklanıyor olabilir, yani belirgin bir kesim veyahut ideolojiyi hedef almaktan ziyade, çok daha derin ve yılların birikiminin getirdiği bürokrasiye ve devlet uzantılı kurumların bireysel hakları sınırlayıcı eğilimlerine/uygulamalarına tepki olabilir. ÖSYM tartışmasını bir tarafa bırakıp, internet sansüründen bahsedeceksek, her halükarda sansür adına yapılan eylem ve yürüyüşe katılanlar arasında da homojen bir yapı olduğunu sanmıyorum. Bu eylemin fotoğraflarına, sosyal medyada varolan videolara birkaç dakika göz gezdirmek ile varılabilecek netlikte bir olgu.
“Açık ki, internetin kullanıcıların isteği dışında herhangi bir biçimde sansür edilmesi kabul edilemez. Ama toplumun çoğunluğu günümüz kamusal alanını ahlaki zaaf içinde görüyor ve bu durumdan tedirgin oluyorsa ne yapacaksınız? Ortada toplumsal bir talep var ve devletten beklenen de genelde bir insan hakkı kısıtlaması yaratmama koşuluyla bu talebe yanıt vermek. Bu durumda internetin paketler halinde kullanıcıya sunulması çözüm olabilir, çünkü ancak bu durumda isteyen tümüyle sansürsüz internete sahip olacaktır. Paket sistemine özgürlük adına karşı çıkanlar, ahlaki temeldeki toplumsal talepleri görmezden geldikleri sürece, sansürden kurtulunamayacağını idrak etmeliler. Çünkü nihayette karar alıcı olan ilkeler değil, siyasettir.”
Elbette ki Etyen Mahçupyan’ın da bahsettiği gibi paketlere ve seçeneklerin olmasına karşıt bir tutumda olmak, kişilerin tercihlerine saygı göstermemek ve farklı alternatiflerin de yaratılması yoluyla herkesin dilediğince ve ihtiyacınca interneti kullanmasını engellemek ne hoşgörülü ne de saygılı bir tutum değildir. Yine de standart paketin içerisinde zaten bulunan filtrelemenin ve ISP’lere sınırlayıcı bir yetki ve görev veren düzenlemenin varolabileceği ve uygulamaya koyulabileceği idrakından dolayı kaygılıyım (endişeli modern olmadığım halde). Bu düzenlemenin `güvenli internet istiyorum` başlığıyla vatandaşa sunulmasından da bir o kadar nahoş, çünkü bunun hemen akabinde kişide `standart paketin` güvensiz olduğu düşüncesinin oluşması doğal olabiliyor. Oysa “güvensizlikten” öte, o bir tercih. Her paketin içeriğinden bahsedip, `güvenli veyahut `güvensiz` olarak değerlendirmeyi ve tercihi kişiye bırakmak gerekir. Kaldı ki mahkeme kararlarının bile ne kadar demokratik olduğu tartışılagelen bir ülkede, mahkeme kararına dahi gerek kalmaksızın içerik filtreleyen BTK ivmeli `standart paket` gayet irrite edici. Elbette Etyen Mahçupyan’ın da altını özenle çizdiği gibi kimse ahlak anlayışını `ötekine` empoze etmemeli. Ama diğer yandan da bize `sansür yok` söylevini veren yetkililer de, `özgürlük ve seçenek` adı altında sundukları paketlerin içindeki en `özgür“standart paket`le tek bir kesimin, belki bir kurumun ahlak anlayışını empoze etmekten imtina etmeli. İnsanların sokaklarda haykırdıkları buydu; `Standart` diye önümüze sunulanın dahi, yansıtıldığı gibi `özgür ve belirli bir ahlak anlayışını dayatmaktan uzak` bir paket olmaması. Bu noktada “pornocular” veyahut “çocuk pornosu” soylemini baz alan çıkışların tamamı ise zaten false dichotomy.
Bugün, tüm bunlar hakkında uzun uzun cümleler kurma, izah etme eylemine gereksinim duyulmasına dahi insanın inanası gelmiyor. İnsanların haklarını talep edebilmek veyahut varolan haklarının ellerinden alınmasına itiraz haklarını kullanabilmek için, dezenformasyonla oluşturulmuş birtakım yaftaları ve önyargıları kırabilmek adına kendilerini ve niyetlerini temize çekmeleri, açıklamaları gereken bu süreci anlamlandırmak oldukça zor. Etyen Mahçupyan’a göre ise “laik kesimin” `birlik ve beraberlik içerisinde olduğu şu günlerde` bir şekilde (gerekirse tercihlerinizi veya hakkınızı korumak adına da olsa) herhangi bir ideolojiden bağımsız bir halde dahi tamamen sivil bir eyleme katılmak, iktidara yönelik veyahut tamamıyla sisteme yönelik olası bir eleştiride bulunmanız ise belirgin bir kesime dahil edilebilmenizi ve bunun da `sistematik bir saldırı` ile bağlamlanabilmesini sağlıyor. İşte tam da bu paha biçilemez etiketlerimizi ve bu etiketlerin `işlevlerini` anlamlandırmak daha da zor.